Sizlerden Gelenler:
Rodop Herkülleri

 

 

 

İbrahim ŞAFAK-Tarihçi

 

Rodoplar’da öyle boylu poslu, iri yarı insanlara pek rastlanmaz. Hemen hemen hepsi ufak yapılıdır. Onların bu bedensel özellikleri Yunan mitolojisinin efsanevi kahramanı Herkül gibi kuvvetli ve güçlü olmalarına engel değildir. Ancak Rodop herkülleri gene de cep herkülleri olmaktan öteye gidemezler, tıpkı olimpiyat ve dünya şampiyonları Naim Süleymanoğlu ve HalilMutlu gibi.

Bu iki dev sporcunun doğduğu köyler; hısım ve akrabalarımızın bulunduğu, kız alıp verdiğimiz komşu köylerimizdir.

Naim, benim de uzun yıllar yaşadığım Mestanlı’da büyüdü. Stadyumun karşısındaki Mavi Blokta. Kızkardeşim de aynı apartmanda kalıyordu. Bu sebepten Cep Herkülü Naim, hem insan olarak, hem sporcu olarak gözlerimin önünde büyüyüp yetişti. Çocuklarımızla arkadaşlık etti. Onlarla gezip oynadı. Aile fotoğraflarımızın arasında onun resimlerine de rastlanıyor. Yüzme havuzunda oğlum ve mahalle arkadaşları ile çekilmiş birkaç resmi var.

Babası Süleyman da her zaman hal hatır sorduğumuz komşularımızdandır. Otobüs şoförlüğü yaptığı yıllarda çoğu zaman onunla yolculuk yapardık. Madenciliği yıllarında da sık sık görüşüp sohbet ederdik.

Naim, yıldız takımında ilk başarılarını kazandığı yıllarda kendisi ile Türkçe röportaj yapan ilk gazeteci olmuştum. Hatırlıyorum başlığını da “Küçük Yaştaki Büyük Şampiyon” koymuştum. Bu ropörtajKırcaali Sancak Muhabiri olduğum Sofya Radyosunun Bulgaristan Türklerine ait yayınlarında yayınlandı.

Naim’in halterdeki iddiaları o yıllarda besbelliydi. Kendine güveniyor, geleceğinden çok emindi. Öyle de oldu. Başarı merdiveninin en yüksek basamaklarına dünyayı kaldırarak, herkesi hayretler içinde bırakarak çıktı. Uzun yıllar inmedi, indirilemedi. Her yarışmada ağırlıklarla ve rekorlarla dalga geçiyordu. Kendi ağırlığının üç katını kaldıran bir dev, gerçek bir herküldü.

Naim, dünyanın her yanında milyonların alkışını aldı, ama en coşkulu, en içten alkışları Mestanlılı hemşerilerinden alıyordu. Önemli uluslararası yarışlardan sonra Kırcaali ve Mestanlı’da karşılama törenleri düzenlenirdi. Annesi, babası ve yakınları törenlere davet edilirdi, ama yaştaşları, komşuları, sevenleri, spor meraklıları, kısacası büyük küçük herkes davet beklemeden tören yerlerini doldururlardı. Herkes ona “Bizim Naim” diyordu. Bulgarlar bile.

Ne var ki, şovenist ruhlu Bulgar idarecileri, böylesine başarılı ve dillere destan bir sporcunun Türk adı taşımasını hazmedemiyorlardı. Adını Naum Şalamanov olarak değiştirdiler. Her Türk gibi Naim de en duyarlı yerinden vurulmuştu. Ama yıkılmadı. Hedefi vardı. Anavatan Türkiye’de ayyıldızlı forma ile Türkün gücünü dosta düşmana gösterecekti.

Kararını vermişti. Beklediği bu kararın gerçekleşmesi için uygun zaman ve yerdi. Yer: Avustralya, zaman 1987. Naim, bir yolunu bularak Türkiye’ye iltica etti. Bulgaristan’da yer yerinden oynadı. Onun bu hareketi Rumeli Türklerinin acılı yüreğine su serpti. Bulgarların “soya dönüş” dedikleri, ama gerçekte “soydan saptırma” girişimleri en büyük darbeyi yemişti. Naim’in “Bulgaristan’da şampiyon olmaktansa Türkiye’de süpürgeci olmayı tercih ederim” sözleri, Bulgar idarecilerini bir deprem gibi sarsmıştı. Onlar, Türkü Bulgar yapmanın imkansızlığını anlamışlardı. Soydan saptırmanın para pul, zenginlik ve şöhretle mümkün olmadığını, Naim onlara ispatlamıştı. Öfkeleri sonsuz, kızgınlıkları sınırsızdı. Ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Önce “kaçırıldı” dendi ve düzmece haberler yaymaya başladılar. Naim’in babasını televizyonlarda ve haber ajanslarında önceden hazırladıkları metinlerle konuşturdular. Ama bütün bunlar beyhude gayretlerdi. Güneş balçıkla sıvanmıyordu. Bulgarların yalanları dolanları işe yaramaz olmuş ve bir bumerang gibi hedeften dönerek yüzlerine çarpmıştı.

Bunu anlayan Bulgarlar, düne kadar öve öve bitiremedikleri, kendi yalanlarına alet ettikleri Naim’in resimlerini meydanlardan, spor salonlarından, okullardan, Spor Toto bayilerinden vb. yerlerden indiriyor, yırtıp atıyor, toplatılıp yakıyorlardı. Gazeteler de hainlikle suçluyorlardı. Türkiye’ye kaçışı ile hem kendini, hem de spor hayatını ve tüm geleceğini yıktığını vurguluyorlardı. Artık Dünya Şampiyonluğu, rekor kırmak bir yana idman yapabileceği halter aleti bile bulamayacağı yazılıp çiziliyordu. Türkiye’den de bazı gazeteciler, Bulgarlara çanak tutuyor, Naim’in üstüne gidiyorlardı. Bu yazılar Bulgar gazetelerinin manşetlerine alınıyor, sayfalar dolduruluyordu.

Biz Rumelililer Naim’e inanıyorduk, güveniyorduk. Nitekim beklediğimiz de oldu. Başarıları çoğalarak yükseldi. 3 defa olimpiyat şampiyonu oldu. Halter tarihinde bunu başaran başka birisi yok. Onun kadar rekor kıran da yok. Bütün zamanların en iyi haltercisi ünvanının da tek sahibi.

Ne diyelim?Naim’e dil uzatanlar utansın.

Naim’in üstün başarıları halter sporunun yolunu aydınlattı. İkinci bir Cep Herkülü çıktı er meydanına, şampiyonlukları ve erişilmez rekorları ile. O da Naim gibi güçlü,Naim kadar iddialı. Bu isim Halil Mutlu. O da gerçek bir Cep Herkülü.

Halil’i ilk gördüğüm zaman o ilkokul öğrencisiydi. Onu İsmail Tolumov (Türkileri) Mestanlı’nın 10 km. uzağındaki Uzuncular köyünde keşfetmiş, takımına dahil etmişti. Kırcaali barajı kıyısındaki spor tesislerindeki kamp sırasında bana Halil’i göstererek:

–İbrahim, bir yere not al. Bu gördüğün çocuk geleceğin dünya ve olimpiyat şampiyonudur, dedi.

Ne yalan söyleyeyim, ilk bakışta gözüm Halil’i pek tutmadı, ama bunu söyleyemedim, çünkü Enver inanılmayacak biri değildi. Gerçek bir halter uzmanıydı. Onun yönetimindeki Kırcaali’nin ARDA takımı Bulgaristan’da halterin altyapısını oluşturan bir takımdı. Milli takıma sporcular veriyor, Kırcaali’yi halterin merkezlerinden birine  dönüştürüyordu.

Yıllar sonra Enver’in dediği çıktı geldi. Ama Bulgaristan’da değil, anavatan Türkiye’de. Halil iki defa olimpiyat şampiyonu oldu. Diğer bütün şampiyonlukları da elde etti, ama rekorlara doymak bilmedi.

Uluslararası yarışmalarda Halil Mutlu şampiyonluk kürsülerinde İstiklal Marşımızı söyletirken, bayrağımızı göklere yükseltirken, ıslak gözlerimle Halil’i gördüğüm o ilk anı hatırlıyorum ve Enver’e sesleniyorum: “Enver Bey, Halil’in dünya ve olimpiyat şampiyonu olacağını söyledim de bunun ay yıldızlı forma ile olacağını neden söylemedin?

Cep herküllerine her zaman ilgi duydum. Başarılarına sevindim. Başlarına gelen sakatlıklara ve uğursuzluklara üzüldüm. Onlara dil uzatanlara öfkelendim. Bu duygularımı bazı gazetelerde dile de getirdim. Bundan 10 yıl öncesi İzmir’de yayınlanan gazetelerden birine yazdığım bir yazımı aktarmak istiyorum. Yorumunu siz dergimizin sayın okuycularına ve soydaş sporculara transfer edilmiş yabancılar kadar bile değer vermeme yanlışlığına düşenlere bırakıyorum.

İki cep herkülüNaim Süleymanoğlu ve Halil Mutlu, İstanbul’da yapılan dünya halter yarışmalarında 6 altın madalya ve 12 dünya rekoru ile Türk ulusunun gururuna gurur kattılar. Yediden yetmişe hepimizi mutlu ettiler. Alsancağımız 6 kez göndere çekilirken, İstiklal Marşımız etrafı çınlatırken biz de sevinç gözyaşları döktük. Şimdi bütün Türkiye onları konuşuyor. Dünya onları konuşuyor. Cep herkülleri dünyanın dört bir yanında Türk fırtınası estiriyorlar. Estirmeye de devam edecekler.

Bu iki sporcumuzun benzerlikleri sadece cep herküllüğünde değil. Onların kaderleri de aynı. İkisi de bundan 80 yıl öncesi Türkiye’den koparılan topraklarda doğdular. “Kaybedilen toprakların aziz hatıraları” olarak orada yaşadılar. Türklükleri yokedilmek istenince anavatana, dedelerinin topraklarına geldiler. Gerçek böyleyken bazı çevrelerin onları transfer edilmiş yabancılar gibi görmelerini anlamak mümkün değil.

Nasıl oldu da Naim Süleymanoğlu’nun adını taşıyan Ege Üniversitesi’nin Kapalı Spor Salonu’nun adı değiştiriliverdi. İki defa olimpiyat şampiyonu olan, defalarca dünya birincisi olan, 70 rekora imzasını atmış, başarılarını en parlak şekilde sürdüren, dünyanın en güçlü insanı seçilen bir sporcumuzun adını bir spor salonunun taşımasından kimlerin neden rahatsızlık duyduğunu anlamak mümkün değil.Bu değişikliği teklif edenler, buna oy verenlerin vicdanları acaba rahat mı?

Ülkemizin, ulusumuzun adını şanını dünyada yaşatan herkese her şey helaldir.

.

 

 

Muhacir diye küçümsenenler,tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar,yani "Düşmanla sonuna kadar dövüşenler"  çekilen ordunun ri'cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak,çekilmek nedir bilmeyenlerdir.Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.
17.01.1931  M.Kemal Atatürk
 

 

 

.

2005-Bal-Göç web sitesi tasarımı:Erdinç Kahraman