Sizlerden Gelenler
"Bir Başka Göç" -
Galip Sertel

  
 

Haziran güneşi Silistre'nin tren garına sıcak sıcak oturmuş, dargın dargın bakıyor coplu,köpekli,kalaşnikoflu polislere,eski sobalara,isli borulara,kırık dökük mobilyalara,eşya, kapkacak, giyim, ayakkabı dolu bavullara,çuvallara ve binlerce Türk'ün ruhunda bir bıçak yarasının derin izleri gibi, gözün gördüğü yerlere kadar uzayıp giden raylara...

Göç buradan başlıyor...

Tarihin ne garip cilvesi ki, yüz yıl önceleri,"Vatan yahut Silistre" diye haykırmış büyük üstad Namık Kemal ve işte yüz yıl sonra yine o Silistre'den başlıyor "Vatan! Vatan!" diyerek hayallere sığmayan,akıllara durgunluk veren zoraki bir göçün acı serüveni...

Göç deyince, Dobruca'nın ünlü şairi,rahmetli Aliosman Ayrontok'un hüzün verici bir mısrası, kuduz deniz dalgaları gibi yıkıp geçiyor sağduyunun sessiz duvarlarını...Şair haykırıyor:

"Tutulmuş milletim göç sellerine..."

Anlatıyorlar:

" O göç başkaydı,bu başka...O zaman yıl 1950,şimdi ise 1989...Kırk yıl geçti üstünden,kırk yıl hiç bir şey mi değişmedi?...Değişmesin olur mu!...Hükümetler,siyasiler,siyasetçiler, tekezeseler, hamleciler,

"gelişmiş sosyalizm ""glasnost"(şeffaflık,açıklık),"perestroyka"(yenilenme) ve saire ve saire...Değişmeyen tek bir şey var:Türk düşmanlığı,öteki kavramı,biz ve onlar burgacı...Şurada 93 Harbi'nden beri, yüz yıldır

Bulgaristan Türkleri üzerinde planlı bir şekilde uygulanan "geceleri ürküt,gündüzleri malını zapt et" haydut anlayışı, bugün bir Komünist rejimin devlet iç politikasına dönüşmüş... Failleri ise,yirminci asrın

"en insancıl","en çağdaş",en-en- enlerle süslü "marksizm ideolojisi" otoriteleri...

Bir üst düzey Bulgar Komünist Partisi yöneticisi televizyonun mavi görüntüsünde sırıtıyor:

"Şu anda görünü bu olay göç değil,bir "turizm" hizmeti...Biz taraf olduğumuz Viyana İnsan Hakları Sözleşmesi ruhunda,Hükümetimiz ve Halk Meclisimizin aldıkları bir insancıl kararı uyguluyoruz...Günde bir iki tren değil,dört, hatta altı,sekiz tren,on,on iki bin "turizimci" yollamaya göre çalışmalarımızı yaptık, imkanlarımızı seferber ettik..."

Oysa otuz-otuz beş yaşlı bir köylü kadın,iri,tombul yanaklı,kırmızı benizli...Toprak,ter kokusu üstü başı...Dobruca köylerinden...Kocasını yaka paça bir gece gelip evden almışlar,götürmüşler...O gün bu gün ne ses ne seda...Suçu Türk doğduğu,Türk olduğu ve Mayıs 1989 yürüyüşlerine katılması...Karısına:

"Kocan yürüyüşlere katıldı,suç işledi...Türkiye'ye yolladık...Topla tasını tarağını,çoluk çocuğunu,al kırmızı pasaportunu,yolcusun"- demişler sancak emniyet müdürlüğünde...

Ve şimdi Silistre garında ayrılık öncesi,göç treninin kalkmasına az bir zaman kala,torunlar dedelerinin elini öpüyor,sonra kadın babasının boynuna hiç kopmayacakmış gibi sarılıyor,gözyaşlarına boğularak:

"Baba baaa! -diye feryat ediyor...Baba ba seni kimlere bırakayım!..."

Yetmişlik,seksenlik dedenin kırışık yüzü taş kesilmiş,fersiz bakışı donuk donuk,güçsüz elleriyle,canından can,etinden et küçük torunlarını okşamaya çalışıyor ve :

"Sabırlı ol,kızım...Allah sabır versin...Çocuklarınız var kızım...Onları kurtarın!..."

Neden,kimden kurtarılsınlar?...Buralarda doğmamışlar mı?...Gülüp koşmamışlar mı?

Genç kadının feryadı dinmiyor,sesi çınlıyor ortalıkta:

"Baba ba! Seni kimlere..."

Bulgar milisinin itiş kakışı kesiyor bu sesi... Bulgarlar'ın Viyana Antlaşması yükümlülüklerinin icrası...1985 lerde alınan adların, özgürlüklerin iadesi için 1989 Mayıs yürüyüşlerine katıldıkları bahanesiyle Türkler Emniyet koğuşlarına tıkılıyor,bin bir eza ve cefadan, işkenceden sonra,ellerine dış ülkelere yönelik birer kırmızı turist pasaportu vererek soruyorlar:

"Gideceğin devlet?"

"Türkiye Cumhuriyeti"

"Niçin Türkiye ya? Meselâ Avusturya'ya,İsveç'e gidebilirsiniz...İslandaya'da olur...bakın,ne bol seçenekler sunuyoruz...Bizi, bugüne kadar haklarınızı gasp etmekle suçlayıp durdunuz,şimdi de geceli gündüzlü çalışarak verdiğimiz bu "turizm" hizmetiyle mi suçlayacaksınız?"

Ve o Dobrucalı köylü kadının kulakları yırtan sesi:

"Baba ba!... Ba baba, seni masıl bırakayım?!"

Babaya pasaport verilmemiş...Aileler maksatla,planlı olarak parçalanıyor...Milisler bazı köyleri ansızın kuşatıp,Türkler'in evlerini basıyor "vatan hainleri" ,"Türk casusları" aranıyor...Bazı köylerde sadece genç erkekleri toplayıp,yaka paça otobüslere bindirip,sınır dışı ediliyorlar...Şok havası yaratılıyor...Güvensizlik sürüp gidiyor...Doğdukları yerleri terk etmek istemeyenlere,"turist" pasaportu için müracaat etmeyenlere evlerinde,iş yerlerinde,sokakta,meydanda tehditler estiriliyor...

"Bulgaristan Bulgarlar'ın"

"Türkler Türkiye'ye!"

Türkçü damgası almış,sorgudaki bir Türk öğretmeninin yüzüne,emniyet yetkilisi anırırcasına bağırıyor:

"Bu milleti baştan çıkaran sizlersiniz...İnsanlar kuzu kuzu...TKZS''ler dedik,razı değildiler,ikna ettik...Şimdi ekonomik durumlarından memnunlar...Okullarda Türkçe'nin okunması çocuklarınızın yararına değil dedik,razı gelmediler,yine ikna ettik...Artık yirmi yıldır Türkçe okumuyorlar da dünya mı battı? Çocuklarınızın Bulgar kültürüyle entegre olmalarına yararlı değil mi?...Şimdi de adlarınız Bulgar adı olacak ,  Bulgar adları taşıyacaksınız dedik, beş yıldır ne büyük cabalar harcıyoruz, direniş gösterip,hayır diyorsunuz, çalışmalarımıza çomak sokuyorsunuz...Tarihin akışını önlemek, zamanla yarışarak, marksizm dialektik gelişimini durdurmak istiyorsunuz...Halbuki sizi parasız devlet okullarında okuttuk,yetiştirdik,yüce davamıza katkıda bulunasınız,köprü olasınız diye...Siz ise milliyetçiliğe soyundunuz..

Bizim sosyalist toplumumuzda sizin gibilere yer yok...Sizin gibileri yıldıracağız,bezdireceğiz,arkanıza bakmadan,abanızı alamadan kaçacaksınız... Kalacak olanlar ise çamaşır makinesinden çıkmış gibi olmalı...

Temiz,lekesiz,sadık...Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi? Çamaşır makinesinin ne olduğunu biliyor musun?..."

Ve her şeyi pek iyi bildikleri için Silistre tren garından sınır dışı ediliyorlar...Seksen kişilik vagonlara yüzlerce insan balık istifi gibi üst üste bindiriliyor,kapıları kilitli,pencereleri kapalı tren vagonlarınla mecburi bir yolculuğa dökülüyorlar Kapıkule'ye doğru...Bu mecburi yolculuk esnasında bazı yerlerde,çeşitli garlarda,öğle üstleri otuz,otuz beş derece yaz sıcaklarında saatlerce bekletiliyorlar...Sıcaktan, hasvasızlıktan,susuzluktan bunalıp bayılan bebekler,çocuklar,ihtiyarlar...

Başka bir emniyet yetkilisi konuşuyor...

"Pek tabii ki mayıs 1989 yürüyüşlerinden sonra yapacak bir şeyimiz kalmadı...O kadar da enayimiyiz ki,Türkler'i kurşuna dizip de,dünya kamuoyunun hışmına uğrayalım...Onların istekleri olduğunu biliyoruz, lâkin Bulgaristan'ın da jeopolitik durumu,Varşova Paktı'ndaki sorumlulukları var,göz ardı edilemez ulusal çıkarları mevcut...Biz Eylül ayına kadar 400,000 kişi atacağız sınır ötesine...Ardından yeni yıla kadar daha 400,000 bin ve Türk sorununu çözüme bağlayacağız..."

Ve Türkler şerefini,onurunu,varlığını korumak istedikleri,korudukları için, Silistre garının arka tarafındaki genişce bir meydandan sınırdışı ediliyorlar.....Bir yanda göç edecek "turistler",öte yanda uğurlayanlar...

Güneş inadına kızdırıyor...Sicim iplerle çevrelenmiş alanın önünde Bulgar gönüllü polisler bunaltıcı sıcağın etkisinde kollarını sıvamışlar, omuzlarındaki kalaşnikofları uğurlamaya gelenlere yöneltmişler,her an ateş etmeye hazır bir vaziyette nöbet tutuyorlar...Ne tuhaf hal,ne garip mantık...Güç gösterisi ve "turizm"...Zoraki göç,etnik temizleme değil,şanlı bir "turizm"...Hem de nasıl?...Bir yandan genellikle erkekler emniyete götürülüp,yürüyüşlere iştiraklerı bahane edilerek,türlü işkencelere maruz kalarak,eline kendisi ve ailesi için yurtdışı bir kırmızı " turist" pasaportu verilip,yirmi dört saat içinde memleketi terk etmesi isteniyor.

Öte yandan tren garında ellerinde kırmızı "turist" pasaportlu insanlardan kuyruklar oluşuyor...Göç edeceklere yardım amaçla simsarlar devreye giriyor,rüşvet,yalancılık,dolandırıcılık,çapulculuk,yağmacılık gırla gidiyor...Bedavadan el değiştiren mal mülk...Komünist yönetimin Hükümeti kararname yayınlamış... Beş yıl boyunca,yani turistler gittikleri ülkelerden geri dönünceye kadar, taşınmaz malları,mülkleri belediyelerce korunup güvenceye alınsın diye...İyi de aynı zamanda evini satmayınca trene ya bilet verilmiyor,ya pasaport vermek için evin satış belgesi isteniliyor...İşte minareyi çalmak isteyen kılıfını da böyle uydurur...

Yörenin ileri gelen yöneticileri ve Parti kodamanları el ovuşturuyor.İşleyecekleri her eylemi kanunlaştırıyorlar,aç gözlü kurtlar gibi Türkler'in evlerini,bağlarını,yazlıklarını sahipleniyorlar...Bazıları hepten de tepegöz...

Şehirlerde yaşayanların dairelerini sahte belgelerle doğmamış torunlarına bedavadan alıyorlar...İktidar küpünün balından payını alamayanlar ise otomobillerle köy köy gezerek sahipsiz kalan köy sokaklarında başı boş dolaşan hayvanları,kapıları açık kalmış, terk edilmiş evlerde ne bulurlarsa kamyonlara yükleyip yağmalıyorlar... Bir hani ya yağma zamanı...Bütün Türkler adeta bir şok içinde... Kimsenin konu komşu malı mülkü ile ilgilenmeye vakti yok...Herkes nasıl gideceğim,ne olacak benimle diye kendi başının çaresinde...Herkes kendi derdinde...

Bir Dobrucalı anlatıyor:

"İşten eve dönünce ne göreyim...Avlu içinde buzağılı bir inek,bir eşek ve eşek arabası...Bunlar da ne dedim karıya...Bırak,sorma dedi ağlayarak...Mehmet dayımın Mustafa'ya pasaportunu vermişler,yirmi dört saati bekleme,çünkü yurdun başka bir köşesinde sürgünde bulusun kendini,derhal çık git demişler...Evde hayvanlar açlıktan öleceklerine,bize getirmiş ...Helâlaşıp gitmiş Mustafa...Tepem attı...Bir anda

Mustafalarda buldum kendimi...Kapılar açık saçık...Camlar kırılmış...Elektrik lambaları yanıyor... Kurban kesmiş, eşikte kanını akıtıp evin önündeki zerdalı dalına asmış...Dalın altında birkaç köpek hırlayarak  yalanıp duruyor.. İçeri girdim..Darmadağınık her taraf...Demek hırsızlar burasını da taraşlamışlar...Bir de evin duvarın iç tarafına,pencerenin altına eğri böğrü harflerle, kırmızı boyayla "pis Türkler Bulgaristan'dan dışarı"  diye yazmalarıyla kimliklerini belirtmişler...Ruhumu önce bir yalnızlık,terk edilmişlik korkusu,sonra derin bir isyan ile nefret sardı...Yarabbim nedir bu yazgımız dedim...Bu göç değil...Bu bir vahşet,bir barbarlık..."

Göç deyip zorla uğratılıyorlar...Oğul gidiyor,ana baba kalıyor..Evlât kalıyor,baba gidiyor...Kardeş gidiyor,kardeş kalıyor...

Orada,Silistre garında,Haziran güneşinin yakıcı öğle sıcağında,gerilmiş sicim iplerinin boyunda,oğlunu uğurlayan bir anne,kalaşnikoflu polislerin karşısına çökmüş,uful uful söyleniyor kendi kendine...

"Siz nerden bileceksiniz!...Evlât acısı başka...Doğarken belden kopuyor,ayrılırken yürekten ...Ayrılık acısı başka...Siz nerden bileceksiniz..."

Oğul,gelin,torunlar iplerin öte yanında...Biraz evvel çağrılmışlar trene binmek için...Ağlıyarak el sallıyorlar gerilmiş sicimlerin önünde oturmuş,harabeye dönüşmüş anneye...

Megafonla tek tek çağrılıyor cetvelde adları yazılı "turizimciler"...Kulakları sağırlaşmış bir dede annesine çıkışıyor:

"İşitmedin mi mare?... Galiba bizi çağırdılar,fidan dediler..."

1985'te ad değiştirme kampanyasında Türkler'in çoğu,hükümetçe teklif edilen Hristiyan adları değil de, ağaç, çicek adları almışlar ve bunları da işitmek istemiyorlardı...

"Galiba fidan dediler mare..."

Vagonlara bindirilecek "turizimcileri" çağıran emniyet yetkilisi:

"Şurada,beş senedir bir adlarınızı öğrenemediniz...Ne geri zekalı,kalın kafalı insanlarmışsınız yahu!" diye mızmızlanırken, yanındaki meslektaşı:

"Aldırma,Binbaşı Yoldaş! - diyor...On saat sonra bu adlara gerek kalmayacak..."

Ve ikisi de alayla gülüyor mutlu mutlu,iğrenç iğrenç,pis pis...

İnsan oğlu insan emniyet yetkilileri...Bu gibi değerleri umursamamak,Bulgar tarihinin belki en acı mirası...Onlar Bulgar adını taşıyorlar,amma o adın altındaki öz varlığı hiçbir zaman koruyamamışlar,

milli değerlerini tarihin rüzgârlarında yitirmişler,binlerce öz kardeşlerinin kıyımı sonucu Slavlığı benimsemişler ve buradan kaynaklanıyor onların özgeçmişleriyle kopukluğu,bağsızlığı...

"Bulgarlarar'ın Vaftiz Zamanı" ve "Alfabe Uğruna" adlı sinema yapıtlarını seyrettikçe,bize olanlar olmuş, dedelerimize yapılanlar,neden Türkler'e de uygulanmasın zihniyeti içinde boğulup kalmışlar...

Ve kişinin şahsiyeti için bir insan adının nice mutluluk kaynağı olduğu bilincine hiçbir zaman ulaşamamışlar...

İnsanın adı!... Hele de o ad ezan sesiyle verildiyse... 

Galip Sertel

 
  
 

 

Bal-Göç web sitesi tasarımı ve güncelleme : Erdinç Kahraman