Sizlerden Gelenler:
BALKANLAR’DAN BİR TÜRKÜ SÖYLEDİK BU KEZ DE BALGÖÇ’LE;
YANKILANDI BULGARİSTAN’DAN MAKEDONYA’YA, MAKEDONYA’DAN KOSOVA’ya

 


Doç.Dr.Nurhan TEKEREK
Uludağ Üniversitesi
Eğitim  Fakültesi (tiyatro)

nurhant@uludag.edu.tr

Aman Bre Deryalar
Kanlıca Deryalar
Biz Nişanlıyız,
İkimiz de Bir Boydayız,
Biz Delikanlıyız

Delikanlısıyla, orta yaşlısıyla, genç kızıyla, yaşlısıyla yaklaşık 50 kişilik BALGÖÇ yolcuları tüm Balkanları adeta fethettiler 28 Haziran-4 Temmuz tarihleri arasında. Fethettiler diyorum, çünkü beş gün, konaklamaların dışında, neredeyse otobüsten hiç inmeden pek çok yeri gezdi, Türk bölgelerini ziyaret etti. Gönül aldı, gönül verdi Balgöç. Sofya’dan, Üsküp’e, Priştine’den, Prizren’e, Prizren’den Mamuşa’ya, tekrar Üsküp’ten Manastır ve Ohrid’e uzandı. Dönüşte Bulgaristan toprakları geçildi Yukarı Cuma’dan, Pazarcık’a, Pazarcık’dan Vleningrad’a ve de Filibe’ye. Bu yorucu ama heyecan verici geziye ben de katıldım kendimi Balgöç’lü sayarak.Organik bir bağlantım olmamasına karşın kültürel zenginliğinden, coğrafyasına, ikliminden geleneğine, folklorundan müziğine gönül bağım olduğu için Balkanlarla, rahatlıkla Balgöç’ün otobüsüne binebilir ve geçen yıl, büyük zevkle soluduğum Balkan havasını bir kez daha soluyabilirim diye düşündüm ben de.  Heyecanım giderek doruğa tırmanırken tekrar o toprakları ve oradaki arkadaşlarımı göreceğim için tüm iş yoğunluğuma rağmen sabırsızlandım da bir yandan! Sonunda yolculuk günü geldi, heyecanım ve sabırsızlığım yerini merak duygusuna bıraktı. Kimlerle yolculuk yapacaktım? Otobüsle o kadar uzun yolu nasıl gidecek ve sınırları nasıl geçecektim? Daha Isparta’dan İzmir’e, İzmir’den Bursa’ya uzanan iç hat seferinde yorgunluk belirtileri su yüzüne çıkmaya başlamıştı bende. 28 Haziran sabaha karşı, saat: 13.45’de  arkadaşları görünce  merak duygum yerini rahatlığa, bir süre sonra da tekrar heyecana bıraktı. İlk kez kara yoluyla gidecektim Balkanlar’a. Daha önce bir kere kara trenle, bir kere de uçağın dayanılmaz rahatlığı içinde gitmiştim oralara. Şarkılı, türkülü, neşeli bir atmosferle başladı yolculuğumuz. Tan vakti Gemlik’ten, İstanbul’a araba vapuruyla geçerken denizin ve gökyüzünün muhteşem atmosferinden söz etmeden geçmemeliyim. Bir kez daha anımsattı bu manzara bana ülkemizin eşsiz güzelliklere sahip bir ülke olduğunu! Eşsiz ve bulunmaz bir coğrafya. Bulgaristan ormanlarından geçerken, bu kadar güzel bir ülkeyi nasıl böyle çoraklaştırdık diye de hayıflanmadım değil!

         Kapıkule ve Bulgaristan sınırında pasaport kontrolü dolayısıyla epeyce bekledikten sonra Bulgaristan topraklarına girdik. Yıllar önce trenle yolculuk yaparken kırlık arazilerin ortasında birden bire karşınıza çıkıveren o devasa heykelleri göremedim bu kez. Ama yine çalışmamaktan eskimiş fabrikalar duruyor yer yer. Sınıra yakın kasabada köylüler sebzelerini sergiliyor geçmişe göre biraz daha sevimli. O zamanki tren yolculuğunun sevimsizliğinden mi –çünkü tek başıma ve dillerini hiç bilmediğim insanlarla ilk kez Sofya’ya gidiyordum. Tuvalet ihtiyacımı bile trende çantam çalınır korkusuyla güç bela gidermiştim.- bana insanlar antipatik ve mutsuz geldi de ondan mı bilemiyorum. Gerçi Sofya’ya ilk gidişimden bu yana nerdeyse on yıl geçti. Eh oralarda da özelleştirmenin nimetleri(!) görülüyor belki de. Bir süre sonra otobüsün sohbet atmosferi yerini Muteber Hanım’ın mandolin eşliğinde şarkılarına,türkülerine bıraktı ve tüm otobüs bu eğlenceye katkıda bulunarak Sofya yollarını kısalttık adeta. Öğleden sonra Sofya’daydık. Otele yerleşip, bir güzel terimizden arındıktan sonra kendimizi Sofya caddelerine teslim ettik. Sofya yine aynı Sofya. Ama şimdi durumları daha iyi olsa gerek. Önceki gidişimde daha çok yoksulluk göze çarpıyordu. Şimdi modern mağazalar, süper marketler, lüks tüketim malları, pastaneler, cafeler daha bir renkli, daha bir albenili! İnsanlar daha  bakımlı ve özenli. Özellikle hanımlar! Sofya caddelerini, döviz değiştiren grubumu kaybettiğim için uzun bir süre tek başıma arşınladım yıllar önceki seminer günlerini ve arkadaşlarımı anımsayarak. Meydana kadar uzandım…Tam da o sırada grubun bir bölümünün karşıdan geldiğini gördüm. Onlarla birleşerek otele doğru yeniden yola koyulduk. Hotel Princess Sofya’nın lüks bir oteli. Dolayısıyla ilk gecemiz  rahat ve zevkli geçecek anlaşılan. Nitekim öyle de geçti. Pizza’dan haz etmediğim için otelin lobisinde oturmayı tercih ettim. Keman ve piyano eşliğinde Grek Salatası’yla Bulgar üzüm rakımı yudumlarken yad ettim eski Sofya, Küstendil, Kırcaali ve Plovdiv günlerimi kendi kendime.

         Sabah Üsküp-Skopje’e yola çıkış. Bu kez Makedonya sınırında bekledik daha az da olsa. Prizren’e Üsküp’ten geçmek zorundayız çünkü. Vardar Irmağı sıcağın da etkisiyle bir başka yeşilimsi akıyor yine. Oyalanmadan geçtik Üsküp’ü. Kosova sınırında  çok beklemedik. UNMİK’in görevlileri daha bir seri kontrol ettiler bizi.  Prizren’e doğru kıvrılarak giden yollar yine yemyeşil! Yolda Yeni Dönem Radyosu’ndan Mehmet Bütüç’ü aradım. Türk taburunda yemekte olacakmış akşam. Artık sabah görürüm onu. Tabii fırsat bulabilirsem! Bu arada yine otobüste eğlence atmosferi yükseldi! Prizren Nafiz Gürcüali Tiyatrosu’ndan Nafiz’i ve Etem’i aradım. Onlar Türkiye’deydi 20 Haziran’dan itibaren. “Savaş Baba” adlı oyunu oynuyorlar savaşa inat! Sanırım henüz dönmemişler. Sonunda Prizren’deyiz. Sırtını Sharr Dağı’na vermiş, yüzünü Bistrica Irmağı’na dönmüş, Kosova’nın en güzel kentlerinden biri olduğu söylenen kentlerinden biri olarak adeta küçük bir açık hava müzesi gibi Prizren. Tarihsel dokusu ve mimarisi özenle korunmuş kentin. Camileri, medreseleri, çeşmeleri ve o tatlı içme suları ve temiz havasıyla insanı birden bağlayıveriyor kendine. Nitekim Prizrenli Türkler, bu kentin kendine özgü bir ruhu olduğunu ve bu ruhun dışardan gelenleri ele geçirme şansının yüksek olduğunu söyleyerek, Prizren Şadırvanı’ndan su içenin, bir daha buradan ayrılamayacağını ifade ediyorlar gururla.

         Nedense Priştine’yi hep unutuyorum. İlk gidişimde de unutmuştum. Oysa başkent ve büyük bir kent Priştine. Bir beton yığınını andıran apartmanlarından mı, yoksa düzlükte kurulmuş olmasından mı bilemiyorum bana kendini unutturuyor hep. Bu kez de unuttum. Oysa grubumuzla birlikte Priştine’yi ve Türk Derneğini de ziyarete gittik. Oradan Murat Hüdavendigar’ın türbesini tavaf edip, fotoğraflarını çektikten sonra döndük Prizren’e tekrar. Hotel Terande’de kaldık merkezdeki. Eski bir bina restore edilmiş olsa gerek. Çünkü otelin her tarafı ahşaptı. Sabah, sanki çok dinlenmişim gibi 6.30 da çıktım Prizren’in Arnavut kaldırımlı sokaklarına. Değişik bir fotoğraf karesi aradım durdum. Geçen seneki gidişimde de epeyce fotoğraf çekmiştim. Dolayısıyla biraz da amaçsızca dolaştım. Sonunda bir kare buldum. Sharr Dağı’nın yamaçlarındaki Arnavutlar tarafından yakılmış manastırlardan başka içerlek sokaklardan birinde de yakılmış bir Sırp Manastırı buldum. Bahçesi Unmik tarafından dikenli tellerle çevrilmiş. Biraz daha yürüdükten sonra otelimizin yanında bir expresso içerek baş ağrımı hafifletmeye çalıştım. Grubumuz henüz uyanmamış ya da kahvaltıda. Benim kahvaltı alışkanlığım olmadığı için kahve içmeyi tercih ettim. Bu arada aklım Nafiz ve Etem’de. Bir kez daha aradım ve buldum onları sonunda. Türkiye’den turneden yeni dönmüşler. Nafiz’le Mehmet Bey’i ve Yeni Dönem Medyası’nı ziyarete gittik. O arada Balgöç başkanı ve aynı zamanda grubumuzun da başkanı sayın Doç.Dr. Emin Balkan’la da bir canlı yayın gerçekleştiriliyordu. Buluştuk keyifle orada. Onlar ayrıldılar ve biz biraz daha sohbet ettik. Biraz daha vaktimiz vardı. Saat 11.00’de bir Türk köyü olan Mamuşa ziyarete gidilecekti. Etem’le de görüştükten sonra, ben de gruba katıldım ve Mamuşa’ya doğru yola çıktık. Mihandarımız Yeni Dönem Radyosu’ndan muhabir Orhan. Büyük bir coşkuyla karşılandık Mamuşa’da. Yörenin tereyağlı kol böreğini de ihmal etmemiş Mamuşalılar. Heyecanlı yüzler, buğulu gözler, doyumsuz sohbet Mamuşa köyünden Türk Taburu’na uzanıverdi kolaylıkla. Komutan’ın bizi Türk Taburu’nun işlevi ve teşkilatlanması konusunda kısaca bilgilendirmesinden sonra, sıcağın ağırlığını buz gibi sularla attık. Prizren dönüşünde Belediye Başkanı ve Balgöç Başkanı Emin Balkan’la görüşme yaparken yol kenarında oyalandık bir süre. Eh artık Üsküp’e doğru yola çıkabiliriz. Bekle bizi Üsküp Kalesi geliyoruz seni de feth etmeye!…

Mayadağın yıldızıyım
Ben annemin bir kızıyım
Vardar Ovası Vardar Ovası
Bulamadım hiç sıla parası
Bulamadım hiç başlık parası
Vardar Ovası Vardar Ovası….

Skopje-Üsküp tarihte nasıl, 1389’dan itibaren bir sancak merkezi, Fatih Sultan Mehmet’in buyruğuyla da bir eyalet merkezi olmuşsa, bugün de Makedonya Cumhuriyeti’nin başkenti. Kentin nüfusu 500 bin civarında.Üzerinde ikisi modern, biri tarihi bir köprü (Taş Köprü) olan Vardar Irmağı kenti ikiye bölüyor. Eski zamanlarda çok bol suyu olan bu ırmağın üzerinde gemilerin geçtiği rivayet edilmekte. Bugün o kadar bol sulu değil Vardar ırmağı. Ama geniş havzası nazlanarak yeşil yeşil akan sularıyla kenti ikiye bölmeye devam ediyor. Irmağın her iki yakasında da geniş yürüyüş parkurları, cafeler, barlar, “Skopsko”(Skopje birası) içilebilecek yerler mevcut. Burada ırmağın Eski Üsküp’e Bakan yakasında, yürüyüş parkurunu sınırlayan duvarlar da özenle yapılmış grafitilerden de söz etmeliyim. Irmağın kuzeyinde (Yeni Üsküp), daha çok, ekonomik durumu nispeten iyi Makedonlar oturuyor. Modern yüksek binalardan, alışveriş merkezlerinden ve birinci sınıf otellerden anlaşılıyor bu.  Vardar’ın güney yakası(Eski Üsküp) daha mütevazı. Geçen yıl çingene mahallesi olan Suto Orizari’de kalmıştım tiyatrocu arkadaşlarla. Bu kez de uğradım yanlarına, ama ancak bir geceliğine.

 Üsküp’e 1 Temmuz’da saat: 7.30 sularında inebildik. Önce Üsküp Kalesi’ne çıkıldı. Kale’den Vardar’ı ve Üsküp’ü kuş bakışı görmek mümkün. Tabii bir de dağın tepesindeki devasa haçı. Bu haçı neden oraya dikmişler hiç birimiz anlamadık. Işıklandırmak için harcanan elektrik de cabası. Bu kadar ekonomik sıkıntının var olduğu bir ülkede. Olabiliyor demek ki her yerde olduğu gibi(!) Vardar’ın güney yakası Eski Üsküp’te, Taş Köprü’yle, ikinci modern köprünün arasında, kocaman bir gemiyi andıran beyaz bina “Makedonya Ulusal Tiyatrosu”nun (Macedonia National Theatre)  binası. Bina çevresiyle birlikte oldukça eski görünüyor. Bit Pazarı civarindaki de Üsküp Halklar Tiyatrosu. Üsküp Türk Tiyatrosu da bu binada. Üsküp’de pek çok yer, bu tiyatro binalarının görünümünde. İnsanda hayranlık uyandıran mekanlar, sanki geçmişte yaşıyor gibi. Dimdik ayaktalar, ama bir bakımsızlık, bir yorgunluk var sanki bu mekanlarda. Osmanlı’dan kalma “Kale” de öyle. Kale’de çeşitli etkinliklerin  (tiyatro, konser vs.) yapılabileceği ideal bir mekan ve sahne oluşturulmuş. Ama yorgun bakıyor sanki. Dingin ve yorgun. Üsküp’ün şehir parkı da öyle. Geniş bir arazi de kurulmuş, içinde yine tarihsel mekanlar var. Yemyeşil, kocaman bir park. Ancak orada da bir sessizlik hakim. Kenarında kıyısında tek tük insanlar var. Çöpler toplanmamış. İnsan düşünüyor; - İnsanlar geçim derdine düşmüş, ondan mı acaba? diye. Kale’de bir süre bekledik. Geçen gidişimde Kale’yi ben nerdeyse on kez inip çıktığım için  sahnedeki Makedon Müziği yapan bir grubun konser provasını izlemeyi tercih ettim. Birkaç saat sonra toplandık yine. Ve otellere gidildi. Bir bölüm Üsküp’e 5 km. uzaklıktaki Belvine Otel’de, bir bölüm de Vardar’ın karşı kıyısında Yadran Otel’e yerleşti. Herkes öylesine yorgun ki. Yarın Manastır ve Ohrid’e gidilecek. Çingene arkadaşlarla buluştum ben. Mahallede yeni bir gecekondu tiyatro inşa ediyorlarmış kendi elleriyle. Sutka’ya, mahalleye gittik. Sabaha dek tiyatro ve festivaller üzerine sohbet ettik. Gerçi Sutka’ya vardığımızda nerdeyse saat sabahın ikisiydi. Sabah gecenin yorgunluğuna Şutka’da üst üste içilen Türk kahveleri çok iyi geldi doğrusu. Kahveyi çok iyi yapıyorlar. Kısık ateşte ve bol kahveli. Öğleden sonra Sarajevo’da master yapan Prizrenli arkadaşım Figen’le buluştuk. Manastır ve Ohrid’i görmeye giden grup ve Emin Hoca’yla akşam tanıştıracağım Figen’i. Tezi ve çalışma sistemi üzerine sohbet ettik tüm öğleden sonra. Akşam grupla buluştuk yine. Figen, Emin Hoca , Yeni balkan Gazetesi’nin muhabiri ve diğer Üsküplü Türk arkadaşlarla konuştuk Figen’le birlikte. Mihmandarımız Vildan hanım Figen’in aile dostu çıktı.  Grup çok yorgun ama mutlu!

 Ertesi sabah, yani 3 Temmuz sabahı başladı Türkiye’ye dönüş yolculuğu. Bulgaristan’ın o yemyeşil ve yağmurun da etkisiyle pırıl pırıl olmuş ormanlarının arasından geçtik. Bu arada Pazarcık yakınlarında, ormanın içinde bir restoranda kaçamak yapıp birer “Kaçamak” yedik. Kaçamak mısır ununun kavrulup üzerine tereyağ ve rendelenmiş peynirin gezdirildiği bir geleneksel yemek. Etsiz olması benim için büyük avantajdı. Filibe’de bir mola verdik ve kısa bir turdan sonra otobüs İstanbul’a doğru yola çıktı.

Ve artık Türkiye’deyiz.


Sen memleketimsin.
Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin
Sen ela gözlerinde yeşil hareler
Sen büyük, güzel ve muzaffer
Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretim
 
 

 

 

Muhacir diye küçümsenenler,tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar,yani "Düşmanla sonuna kadar dövüşenler"  çekilen ordunun ri'cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak,çekilmek nedir bilmeyenlerdir.Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.
17.01.1931  M.Kemal Atatürk
 

 

 

.

2005-Bal-Göç web sitesi tasarımı:Erdinç Kahraman