Sizlerden Gelenler:
POMAK TÜRK’Ü AHMET LAZOV

 

 

 

Akşam karanlığı henüz çökmüştü. Şehir bahçesinden geciyorduk. Bank üzerinde oturan bir baba, dizleri üzerinde bir çocuk uyutmakla meşguldu. Çocuk kirpi gibi kabuğun içine  girmiş, susuyordu. Hasta olmalı diye düşündüm. Derken baba “Emine!” diye seslendi. Türkçe olarak sordum:

 

“Siz Türk müsünüz?”

 

Yanıt alamadım. Anlamadığını düşündüm. Bu defa Bulgarca sordum. Konuştuk ve anlaştık. Pomak Türklerindendi. Çocuğu hastaneye yatırmak için getirmişti. Gecikmisşler. Yatatcakalrı yerleri olmadığından geceyi peyke (bank) uzerinde geçirmeye karar vermişlerdi.

 

“-Bu akşam gelin konuğum olun, ne dersiniz?”

 

Sevindiler...Çok yorgundular. Karınları aç değildi. Birer duş alıp yattılar. Sabah çayında kooşturk:

 

“-Ben Türküm ama Türkçe bilmiyorum...”

 

“-Ailenizde bir bilen yokmu?”

 

“-Ne yazık ki yok! Rahmetli babam biliyordu biraz. Dilimizi unuttuk...”

 

“-Yurdun cok uzak köylerindensiniz galiba?”

 

-Eleşnitsa balkanından Vaklinovo köyünden... Güzel,

cennet gibi bir köyümüz var. Yaşanılacak yer ama...”

 

İki eliyle çay bardağını tutan ve çayını yudumlayan çocuk konuştu:

 

“-Babamın adı Ahmet, benim adım Emine.Anaokulunda öğretmen bana “Emiliya!” diye sesleniyor ama ben Emine’yim.Emine! Türk’üm!”

 

“Emine kızım sen hasta mısın?”

 

“-Beni kaynak suyla yaktılar...”

 

Anlayamamıştım babası konuştu.

 

“-Az once soyledim, köyümüz cennet ama kan göllerinde yüzüyoruz. Dayak attılar bizlere ve “gönüllü” olarak adlarımızı değiştirdik. Bize akıl veriyor diye köy imamını öldürdüler. Bir doktorumuz vardı, gençti. Onu da öldürdüler. 18 yaşında bir gencimiz adını değiştirmek istemedi, onu da öldürdüler. Bizler hep ölüyoruz.  Çevredeki Pomak köylerinde öldürülenler sayıca cok...”

 

“-Kendinizi savunamıyormusunuz?”

 

“- Elimizden geldiği kadar direniyoruz. “Geliyorlar!” diye bir gün komşu köyden bir haber uçurdular bize. Kimlerin, niçin geldiklerini anladık.  Önlem aldık. Orduyu köye sokmamak için tüm köy halkı köy dışına çıktı. Asfaltın daraldığı yeri kapattık ve bir canlı barikat kurduk. Gelen ordu ve milis kuvvetlerine karşı koymaktı amacımız. Köye girmeye görsünler bir daha teker teker herkesi coplayıp, silah pipçiğiyle dayaktan geçiriyorlardı adını değiştirene kadar. Köyümüzde iki bin nüfus vardı. İki bin kişiden canlı bir barikat oluşturduk. İlk sıralarda çocukları aldık. Daha sonra yaşlıları diktik. Gençler, erkekler en arkada kaldılar. Çocuklara, yaşlılara daha merhametli davranırlar diye düşündük. Ordu sanırsın savaşa geliyordu. Otomatik silahlı askerler., zırhlılar, kurt köpekleriyle geldiler. Yüz metre kadar yaklaştılar ve hoparlorden korkutma yaptılar:

 

“-Bize yol verin, dağılın ve evlerinize gidin. Yuksa pişman olursunuz...”

 

Yerinden kıpırdayan olmadı. Daha birkaç kez uyardılar. Sonuç yok. Alıp başlarını geriye döndüler. Kazandığımızı sandık. Meğer bu bir oyunmuş! Bizi dağıtmak için oynan bir oyun... Yarım saat sonra zırhlılar, askerler, milis kuvvetleri, itfaye arabaları tekrar karşımıza dikildiler. Dağılın diye yine uyardlar  ve itfaiyeler hortumlarıyla canlı barikatın  üzerine kaynak su fışkırdılar. Emine kızım işte orada yandı. Canlı barikat bozuldu. Evlerimize doğuru kaçmaya başladık. Ardımızdan polisler, askerler yakaladıklarını dayaktan geçirdiler. Belediyeye götürdüler ve birer imza karşılığı ellerimize Bulgar adlarıyla önceden yazılmış kimliklerimizi verdiler. İşte böylece “gönüllü” olarak Bulgar olduk...”

 

Çayları konuşurken soğudular. Yeniden tazeledim. Ahmet LAZOV söylediklerine birkaç söz daha ekledi.

 

İşte o zaman kızımın sağ kolu yandı. Sağ omuzu yandı. Paşmaklı(Smolyan) da doktora gösterdik.Birşeyler yaptı sözde. Memnun değiliz. Sofyaya geldik derdimize çare aramaya... Bizler adlarımızı korumak için işte böyle savaştık, işte böyle yaşamayı sürdürüyoruz...”

 

Gönüllü adlarını değiştirmiyorlar, direniyorlar diye hükümet yaşlıların emekli maaşlarını vermez olmuştu. Üzüyor, çektiriyordu zavallılara. Kimi Pomak ailelerini Rodop dağlarından Deliorman, Dobruca köylerine sürgüne gönderiyorlardı. 5-10-15 yıl buralarda çile dolduruyorlardı zavallılar. Bulgar’ın amacı yıldırmaktı, halkı topluca dize getirmekti...

 

Dospat ve daha birçok yerlerde parti parti binlerce Pomak Türkü öldürüldü. Kimileri nehirlere, kimi barajlara atıldılar. Bu zavallıların ölüm feryatlarını ne Türkiye duydu ve de “adaleti” Avrupa. Direndiler, öldüler, cezaevlerine atıldılar, ve ... sustular.

(
Ahmet Şerif Şereflinin "Türk Doğduk Türk Ölduk "adlı kitaıindan )

.

 

 

Muhacir diye küçümsenenler,tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar,yani "Düşmanla sonuna kadar dövüşenler"  çekilen ordunun ri'cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak,çekilmek nedir bilmeyenlerdir.Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.
17.01.1931  M.Kemal Atatürk
 

 

 

.

2005-Bal-Göç web sitesi tasarımı:Erdinç Kahraman