Son tanıkların dilinden Bulgaristan'dan zorunlu göç

 

Osmanlı İmparatorluğu’na 14. yüzyıl sonlarında katılan Bulgaristan, 1878 Osmanlı – Rus Savaşı sonucu önce iç işlerinde bağımsız ve 1908 yılında da tam bağımsızlığını ilan ederek imparatorluktan ayrıldı. Beş asır Bulgaristan’ı vatan edinmiş Türkler ilk olarak 1968 yılında Türkiye – Bulgaristan Göç Antlaşması ile Anavatana kabul edildi. Bu süreci 1989 yılında Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov’un, başta Türkler olmak üzere ülkesinde bulunan Bulgar nüfusu haricindeki etnik unsurlara karşı uygulanan asimilasyon politikaları izledi. Türkler üzerinde uygulanmaya çalışılan bu baskı ve sindirme politikaları 1989 yılında yeni bir göç dalgasını da beraberinde getirdi.
Kırcaali ve çevresinde yaşayan Türkler, Bulgaristan’ın kendilerine uygulamak istedikleri asimilasyon politikalarına karşı direnç gösterdiler. Çeşitli miting ve protesto gösterileriyle üzerlerindeki baskının geri çekilmesini talep ettiler ancak Jivkov yönetimi bu talebi reddetti. Sonrasında gösterilere katılanların kimisi miting alanında, kimisi evinde, kimisi de iş yerinde göz altına alındı. Bu durumu tutuklamalar, işkenceler, uzun süren hapis hayatı ve sürgünler izledi. Sadece Belene Kampı’nda 517 Türk insanlık onuruna yaraşmayan şartlarda tutsak edildi ve çeşitli işkenceye tabi tutuldu.
Bulgaristan'ın 1984-1989 yılları arasında Türklere yönelik uyguladığı baskılara maruz kaldıktan sonra, anavatana göç ederek Bursa’ya yerleşen Bulgaristan Göçmeni Türkler, anavatana giriş yaptıkları ana kadar olan süreçte yaşadıklarını Anadolu Ajansı’na (AA) anlattı.

“Çocuk değil çakal sesi”
Ömrünün 4 yılını cezaevinde, işkencede ve sürgünde geçirmiş Muhammet Gölcüklü (68) anlatıyor: “Asimilasyon politikalarına 1969 da ilk Pomaklardan başladılar. Henüz yeni evliydim, 1971’de askere gittim. Askerde Pomakları zorla izne gönderiyorlardı. Sebebini arkadaşlar izinden dönünce anlıyorduk. İzne gönderilenlerin isimleri değiştiriliyordu. Geri gelenler de çocuk gibi ağlıyordu, kimileri intihara kalkıştı.1975 yılına kadar değiştirdiler Pomakların isimlerini. Biz de tedirginliğimizi dile getirince Türklerin isimlerinin değiştirilmeyeceğini, kendi isimlerimizi kullanmaya devam edeceğimizi söylüyorlardı. Bunu söylemelerinin nedeni de herhangi bir toplumsal olayın önüne geçmekmiş, yıllar sonra anladık. Aralık 1984’te Türklerin isimlerini değiştirmeye çalıştılar. Bizler de ayaklandık, yürüyüşlere katıldık, bizim ay yıldızlı bayrağımız var, devletimiz var dedik. Ne yaptıysak olmadı. Copla, tazyikli suyla, silahla dağıttılar bizi. Üzerimize ateş açmaktan dahi çekinmediler. Annesinin sırtında yirmi aylıkken vuruldu Türkan bebek.
Gösteri dağıtıldıktan sonra direnişin unutulmayan ismi rahmetli Nuri Adalı’yla beni evimden aldılar, bir de İlyas vardı. Bizi Mestanlı ilçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürdüler. Kemerimizden tuttu emniyet müdürü ve küfrederek “nasıl anladınız mı şimdi Bulgar olduğunuzu” dedi. Bende “ileride görürüz, Türk müyüz Bulgar mıyız” dedikten sonra “Belene’ de domuzlara yem edeceğiz sizleri” dedi. Beni, Nuri Abiyi ve diğer arkadaşları bindirdiler araca Belene’ ye götürdüler. Nuri abiyle beni aynı kelepçeyle bileklerimizden bağladılar. Yolda bir çeşmede mola verdiler, bizimle dalga geçiyorlar, bunlarla uğraşmayalım öldürelim şu dereye atalım diyerek psikolojik işkence uyguluyorlar. Belene’ ye geldik kulağıma çocuk sesleri geliyor. 24 sene ceza yatan Nuri abiye sordum “bu çocuk sesleri de ne, onları da mı getirmişler buraya” diye. Nuri abi dönüp bana “yok oğlum onlar çocuk sesi değil çakal sesi” dedi. Avlu içindeyiz kaçma ihtimali yok tellerde yüksek voltaj elektrik var. Her türlü mahlukat yaşıyor Belene kampının bulunduğu adada. Bir yıldan fazla kaldık burada, sonra 85 arkadaşla tır ve at arabalarıyla Boğdol Hapishanesi’ne naklettiler bizi bir buçuk yılda burada kaldık, sonrası sürgün. Hapis, işkence, sürgün derken 4 yılımız kayboldu gitti. Çektiğimiz ceza sonrası 29 Mayıs 1989’ da evimden polis aldı Avusturya’ya gönderdiler bizi. Elçilikte ilk önce Avrupa ülkelerini önerdi çalışanlar geliriniz daha iyi olur daha iyi gelecek kurarsınız diye ancak reddettik, 31 Haziran 1989’da anavatana giriş yaptık.”

“Al bunları oku”
Kırcaali Ahlatlı Köyü’nden Ahmet Kitapçı (67) anlatıyor: “Sofya’da haberleşme üzerine eğitim aldıktan sonra telefon teknisyeni olarak Bulgar telekomünikasyon kurumunda çalışmaya başladım. 1984 yılında sınır boylarında Türk arkadaşlarımızın isimleri değiştirilmeye başlandı. Bulgar Komünist Partisi yetkilileri iş yerimize geldi ve Türklerin isimlerinin değiştirilmeyeceğini söylediler. Kalktım ayağa, “atalarımız asırlar önce yerleşmiş buraya, biz adlarımızın değiştirilmesine kesinlikle karşıyız” dedim. Mücadeleyi nasıl yürüteceğiz diye planlama yapmaya başladık. Ben, daha sonra şehit olacak olan kız kardeşimin eşi Mustafa Ömer ve tren garından gar şefi Ali Osman ile beraber 29 aralıkta Sofya Büyükelçiliği önünde bir gösteri düzenleme kararı aldık. O an en büyük silahın kalem olduğunu düşündüm ve anılarımı yazmaya başladım. İlk sayfaya İstiklal Marşı’nı yazdım. Ancak başlık ve istiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un adını da yazmadım anlaşılmasın diye. Her şeyi kaleme almak istedim gelecek kuşaklara aktarılsın diye.
Bir gece rüyamda kızımın tren kompartımanında kafasının cama sıkıştığını gördüm, giyotin gibi. Ertesi sabah kapımız çaldı. Emniyetten geldiler izin sormadan evimizi aradılar ve elleriyle koymuşlar gibi anı defterimi buldular. Bir ekip de köye gitmiş babamların yaşadığı eve 4-5 çuval kitap bulmuşlar. Çoğu dini kitap. Dedem kitapçıymış zamanında harf devriminden sonra kitap satarmış katırla. Devrimden sonra dini kitapların çoğu balkanlara intikal etmiş. Rahmetli annem bir tane Kur’an-ı Kerim’i yorgan kılıfına saklamış bulamasınlar diye. Bulgar polis, çuvalın içinden çıkan Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali kitaplarını annemin önüne atmış “al bunları oku, dini kitapları okuma” demiş. Kitapları toplayıp götürmüşler sonra.
Emniyette, oturduğum yerde masanın üzerinde Türkiye haritası var. İlk kez Türkçe Türkiye haritası görmüştüm. Benim gözüm direk Bursa’ya gitti “Abim ve ablam Bursa’da, göçmenlik olursa giderim” dedim. “Sen önce Belene’ ye git” dediler. Bir hafta kadar emniyette tuttular bizi. Mestanlı’ ya gittik diğer bölgelerden getirdikleri Türk tutukluları topluyoruz Belene’ ye götürülmek üzere. Kırcaali’ye geldiğimizde koğuşta “ne mutlu türküm diyene” yazmışlar kanla daha önce gelen tutuklular. O anda her şeyi unutuk, 32 yaşındaydık çok gençtik. Ertesi gün hapishane arabasıyla eller kelepçeli kampa gittik Belene’ ye. Demir parmaklıklar arkasında Türkler biz de buradayız “Ne mutlu Türküm diyene” diye bağırıyorlardı. Belene, sürgün derken toplamda 3 buçuk yılımız heba oldu. Sürgün sonrası emniyetten bir telgraf geldi bana Avusturya mı Türkiye mi diye. Türkiye dedim ben de. Türkiye’de basına beyenat verme dediler. Kapıkule’den 12 Haziran 1989’da giriş yaptık anavatana.”

Baba bana doğum günü hediyesi mi aldın
Kırcaali Kuşallar Köyü’nden Enver Özkan (1954) anlatıyor: “Kadastro memuruydum belediyede. Filibe’de başkonsolosluğa gittim. Türklerin isimleri değiştiriliyormuş dedim. Hayır yok öyle bir şey, sadece Pomakların isimleri değişiyor dediler. Baktım konsolosluktan fayda yok, Sofya’ya büyükelçiliğe gitme kararı aldım. Konsoloslukta biri bana elçiliğin telefon numarasını verdi. Dilekçe yaz gel yanıma dedi adam. Yazdım dilekçeleri 1 mayısta Sofya’ya gittim. O aksam otelde bastılar bizi. Hemen Kırcaali Emniyeti’ne getirdiler. Emniyette bir hafta tutuldum. Kırcaali’de bildiri dağıtmışlar “uyan Türk halkı bizim başımıza gelen size de gelecek” diye. Gece otelde kalıyoruz sabah emniyete gidiyoruz buradaki denetimli serbestlik gibi imza veriyoruz.
Aralık ayında Mestanlı’ da protesto mitingleri başladı. Ben de gittim o mitinge. Ertesi gün bastılar evimi kelepçelediler ellerimi. Kızım o zaman dördüncü sınıftı, ellerimi sakladım görmesin diye. “Baba bana doğum günü hediyesi mi aldın” diyordu. Ellerimi göstermedim gizledim. Bulgar polisi Türklerle ilgili bir şey var mı evde dediler, aramaya başladılar merhum Başbakanımız Bülent Ecevit’in “Kıbrıs Bizimdir” başlıklı haberi ve fotoğrafı vardı gazetede. Polis görünce bunu vurdu bana bu ne diye. Kırcaali emniyete götürdüler hücreye attılar. Yanıma Veli Aga diye birini getirdiler. Adamı deriye sarmışlar, o kadar dövmüşler ki bitkin bir haldeydi. Toplamda 5 kişi olduk, sabaha karşı geldiler hapishane aracına bindirdiler bizi ellerimizi birbirine bağlayarak. Belene’ye götürdüler. Almadılar ilk önce içeri bizi. Sabaha kadar dışarıda beklettiler.
Kampa 3 Ocak 85’te girdim. İşkence ve kötü muameleyle dolu bir buçuk yılım geçti Belene’ de. Ailecek hayalimiz Türkçe konuşup Türkiye’ de yaşamaktı. Anavatan sınırı açar açmaz 3 Haziran 1989’da giriş yaptık Kapıkule’den.”

Öğrencilerimin gözünün önünde kelepçelendim
Kırcaali Mestanlı Kasabası’nda Mümün Köseoğlu (65) anlatıyor: “Kırcaali Eğitim Enstitüsü Matematik, Fizik ve Resim bölümünü bitirdim. Öğretmenlik yapıyordum. 1984’ün sonlarına doğru Türklere uygulanan dini ve kültürel baskılar arttı. Kırcaali sancağının Yunan sınır köylerinde, köylerin isimlerinin değiştirildiğini öğrendik. Bu durum bizi çok rahatsız etti. Dört arkadaş bir araya geldik. Bütün kasaba ve çevre köyleri dolaştık insanları kasabadaki meydana toplamak için ve binlerce kişiyi topladık. Bunu duyan Bulgar kolluk kuvvetleri meydana inmişti. Zırhlı araçlar meydanda mevcuttu. Bizden önce olaylar olmuş, toplanan kişiler parti ve belediye binalarına gitmişler. Bunları bize yapamazsınız diye slogan atmışlar. Biz de sonrasında meydana geldik. Baktım meydanda ne partiden ne belediyeden bir tane yetkili yok. Kolluk kuvvetlerinin komutanı albayın yanına gittim ve “bize bu konuda açıklama yapacak bir yetkili yok mu?” dedim. Hemen sonrasında etrafımızı askerler çevirdi. Üç arkadaş ortalıktaydık. Göz göze geldik onlarla ve dedik ki bu çemberi yaralım. Bir boşluk gördük buradan yaralım çıkalım diye. Tam o esnada çemberi yaracakken meydanın kuzey tarafından silahlı siviller girdi. Ateş açtılar ve o esnada bir kadının yere yığıldığını gördüm. Biz sahte mermi kullanıyorlar sanıyorduk oysa ki gerçek mermiyle ateş açtılar bize. Bir de baktık ki yanımızdaki evin duvarında sıva kalmadı, elektrik telleri düştü yere kurşunlardan. O gece kırmızı bereli özel kuvvet askerleri geldi. Ertesi gün yine kasabada bir kalabalık grubun etrafını çevirmişler. Direneni kurşuna dizmişler. Bu olayı duyan Hayranlar Köyü sakinleri lastik yakmış, barikat kurmuş köy girişine, protesto etmek için. 26 Aralık 1984’te oluyor bu. Orada da 3 kişiyi vurmuşlar toplam iki günde 8 kişi şehit oldu bu olaylarda.
Olayların ilk günü görev yaptığım okula gidememiştim. Ertesi gün gittim, beni okuldan aldılar Aralık ayının 29’unda öğrencilerimin gözü önünde kelepçelediler bileklerimi. Bir subay iki polis emniyete getirdiler ciple Mestanlı’ ya. Kendi hakkımızı savunduğumuz için bir suçluluk duygusuna kapılmadım. Emniyette sürükleyerek aldılar beni sorguya. Sorgu sonrası Kırcaali’ye götürdüler. Oradaki gardiyan sordu yanımdaki polise bu kim diye. Polis de ona temizleyeceğiz, öldüreceğiz diye işaret etti beni. Bunun bir psikolojik savaş olduğunu anladık o an. Bir süre kaldıktan sonra beni oradan Sofya’ya kadar cipin tavanına ellerim kelepçeli bir şekilde 350 kilometre götürdüler. Bileklerim ağrımaya başladığında araçtaki polise dedim bileklerimi biraz gevşetin diye. Geldi inadına daha da sıktı. Sofya’ya geldiğimde bileklerim davul gibi şişmişti parmaklarımı oynatamıyordum. Üç ay orada sorguda kaldım. Bizi 20 Mart 1985’te Eskizar Cezaevi’nde siyasi tutukluların kaldığı bölüme gönderildik. Üç tane müfreze var burada ben birincide kaldım. Mayıs ayında davamız görüldü. Bulgaristan ceza yasasına göre 3 maddeden suçlandık. En yüksek ceza 5 yıldı. Ancak bizi kalabalık eylem yaptık diye örgütlü suç kategorisine dahil ettiler böylece cezamız yüzde 50 artışla 12 yıla çıktı. 3 arkadaşa onar diğerine de 11 yıl ağır hapis cezası verildi. Avukat tutalım dedik ancak çok da anlamı yoktu çünkü bu bir devlet politikasıydı. Bir avukat tuttuk yine de ancak sonuca bir tesiri olmadı.
Toplamda 4 sene kaldım çeşitli cezaevlerinde. Bizler her zaman Bulgaristan’daki Türklerin temsilcisi olarak görüldük. Bulgar hükümeti bu çerçevede bizi zararlı gördü daima. 1988 aralık ayında tahliye edildim. Ameliyat olmuştum, sağlık sorunlarından dolayı aftan yararlandım tahliye edildim. Bir yıl sonra Mayıs ayının sonlarında bizi sınır dışı etti Bulgar Komünist Partisi. 1989 Mayıs ayının sonlarına doğru Pasaport çıkardılar bize. Evimizin önünde polis arabası ve bir taksi bizi bekliyordu. Yanımıza alabildiğimiz 30 kilo eşyamızla kasabanın Cebel kavşağına geldik ve pasaportlarımız verildi. Oraya vardığımızda iki aile daha vardı. Bir polis arabası önümüzde biri arkamızda 150-200 km ilerideki tren garına gittik. Bizi Viyana’ya gönderdiler trenle. Bir hafta Viyana’da Türk Büyükelçiliği’nin misafiri olduk ve 2 haziranda uçakla anavatana giriş yaptık.”

Anavatana hoş geldiniz
Sabri İskender anlatıyor: “İsim değiştirmeye karşı başlattığımız protestolara ilişkin 17 ocak 1985’te akşam üzeri tutuklandım ve yüz onbir gün emniyet müdürlüğünde işkence altında kaldım. Bu yoğun işkence sürecinin ardından 4-5 arkadaş nakil aracına bindirilip Belene’ ye götürüldük. Belene’ de tarım işlerinde çalıştırıldık. Sonrasında bizi Zastava denilen ayrı bir kampa gönderdiler. Burada Şubat 1986 da açlık grevine başladık. Bizi bırakacaklarına söz verdiler. Açlık grevini bıraktıktan dokuz gün sonra sürgüne gönderdiler Sürgünde karar aldım, 1986 yılı 4 kasımında Viyana’da Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) toplantısı vardı. Oğlumla sınırı geçip Yugoslavya’ya gidecektik oradan da Viyana’ya gidip toplantıda Bulgaristan’daki Türklerin durumunu anlatacaktık. Ancak sınırı geçemedik, tutuklandık. Sofya’da gizli servise bağlı merkez soruşturma müdürlüğüne götürüldük. Orada 66 gün sorgudan sonra Sofya merkez hapishanesine attılar bizi. Şubat 1987’de mahkemeye çıkarıldık ve 2 sene hapis ile 2 bin leva da para cezasına çarptırıldık. Oradan da Eskizar hapishanesine nakledildim. Buradan da 30 Nisan 1988’ de çıktım, tekrar sürgüne gönderildim. Sesimizi örgütlü mücadeleyle duyurabileceğimize inanıyordum.
Benim yakın köyümde Ali Ormanlı ve Koşukavak’ tan Mustafa Ömer ile birlikte “Demokratik İnsan Hakları Koruma Ligi” ni kurduk. Bizzat evrakları ben gönderdim Jivkov’a ve cephe gazetesine, Mustafa Ömer meclis başkanına ve işçi gazetesine, Ali Ormanlı da Bulgaristan’ın başsavcısına ve çiftçi gazetesine gönderdi. Böylelikle örgütü kamuoyuna tanıttık. Mustafa Ömer felsefe öğretmeniydi, 22 maddelik çok iyi bir program yazdı. Hür Avrupa, Deutche Welle ve BBC’ ye programımızı ve tüzüğümüzü tanıttık. Dış basına tanıtmadan ve diktatör Jivkov’a göndermeden önce İngiltere Büyükelçiliği’nin ikametgahına girip bu programı vermiş benim oğlan. Bu işler o zamanlar çok riskli. Sonrasında bütün dünya öğrendi, ne Jivkov’dan ne de Bulgaristan’dan korktuk. Bulgaristan anayasasının 52. maddesinin birinci fıkrasında var örgütlenme hakkı. Bizde bundan istifade edelim dedik. Tabi lafta var icraatta çok zor.
Bulgaristan ve Türkiye arasında Türklerin korunması ile ilgili ikili anlaşma var, Bulgaristan’daki Türklerin koruyucusu Türkiye’dir diye. Helsinki Komitesi var. Türkiye’den Süleyman Demirel ve Todor Jivkov’ un imzaları var. Biz bu örgütü kurduktan sonra halk da cesaret aldı bundan. İsimler iade edilsin, Türkçe okullar açılsın, Türkçe radyolar ve televizyonlar olsun çünkü ikili anlaşmalar var dedik. Bulgaristan’da isimler Türklerin kendi isteğiyle değiştirilmiyor zor kullanılarak baskıyla gerçekleştiriliyor dedik. Jivkov şunu gördü; bu artık böyle olmayacak. Halk hareketleri başlıyor halk bilinçleniyor. Jivkov çok sıkıştı iç savaş çıkacak korkusundan dolayı artık ben sınırları açayım dedi. Türkleri köle gibi görüyordu en ağır işleri Türkler yapıyordu. Tarım, alt yapı, maden ocakları her yerde Türkler çalıştırılıyordu. Sonrasında 360 bin Bulgaristan Türkünü sınır dışı ettiler. Beni de 17 Mayıs 1989’da sınır dışı ettiler. Pasaportta ne vize ne de transit vize vardı. Kapıkule’de gümrük kapısında polise gittim “günaydın, benim vizem falan yok” dedim. Polis: “ismin ne” dedi. “Sabri İskender” dedim. Polis hemen selam verdi ve “anavatana hoş geldiniz” dedi. Toplamda 4 sene 4 ayım Belene Kampı’nda ve sürgünde geçti. Bizim o zaman kurduğumuz örgüt, şu andaki Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin temelini oluşturur.”

Ya bu işi çözeceğiz ya da canımız ulusumuza feda olsun
Remzi Öztürk anlatıyor: “Demiryollarında makinistlik yaptım, sonrasında da restoran işlettim. 1984 Aralık ayında baktık ki Bulgarlar Türklerin isimlerini değiştiriyor. Babam geldi anlattı kimisini toparlıyorlar kimisini tutukluyorlar diye. Bizim yaşadığımız köyde 200 hane Bulgar 50 hane de Türktü. Mestanlı, Kirli ve Tosyalı’ da isimleri değiştiriyorlarmış. Kırcaali’de yaşayan biraderim Bekir’i aradım, durum nasıl dedim. Aga durum çok vahim, direnene kurşun da sıkıyorlar artık, şehit de var burada birçoğunu da Belene’ ye götürüyorlar dedi. Telaşlandım, kabul edemedim bir türlü. Biliyoruz ki uluslararası anlaşma var, Bulgaristan’daki Türklerin yaşam hakkının garantörü Türkiye. Aydost bölgesinde güvendiğim arkadaşlarla durumu paylaştım. Komşunun kapısında oynayan ayı bizim kapımıza da gelecek dedim. Gelin bir şeyler yapalım bu işin önüne geçelim Türklüğü vermektense ölelim daha iyi dedim. Arkadaşlarla karar aldık köyleri dolaşalım ve Türkleri ikna edip teşkilatlandıralım diye. Gezdik, ikna ettik aşağı yukarı bin kişiyi. Yürüyüş yapalım bizim Burgaz’da Türk konsolosluğuna yürüyelim dedik 2 Ocak 1985 senesinde. Yine bizim insanlarımız tarafından ele verilmişiz Bulgarlara. Ablukaya almış bütün Bulgar istihbaratı, polisleri. Gideni hep yakaladılar sonra beni aldılar, 62 gün Burgaz emniyetinde sorgudan geçtim. Oradan da Burgaz Merkez Hapishanesi’ne gönderdiler. Benim böbrek rahatsızlığım vardı. 36 gün boyunca ağrı çektim burada ne bir ağrı kesici ne bir ilaç verdiler, taş yapıyordu böbreklerim. 11 Nisan 1985’te 9 kişi bizi bindirdiler arabaya Belene’ ye götürdüler. Belene’ ye vardığımızda oradaki kalabalık Türk tutukluları gördüm, eşim ve üç çocuğum var inanır mısın unuttum onları. Burada bir sürü kahraman var inşallah bu işi çözeceğiz birlikte, başaramazsak da ulusumuz uğruna, Türklük uğruna feda olsun canımız dedim. Yemin ettim, bu davada canımı alırlarsa helal olsun dedim canım milletime ve bayrağıma.
Bir süre tarım işlerinde çalıştırdılar bizi. Haziranın 18’inde sıraya dizdiler neyiniz varsa alın deyip, merkez cezaevine götürdüler, 5 ay gün yüzü göstermediler bize burada. Yanımdaki 4 arkadaşa görüşme veriyorlar bir tek bana vermiyorlar. Hanım eşya ve para gönderiyordu ancak bir türlü bana ulaşmıyordu. Şarkı, türkü söylemeyi de seviyordum. Bağıra bağıra söylüyorum ağabey bir daha söyle diye bağırıyor diğer mahkumlar onlara da moral oluyor Türküler. Yattığımız yerde kalorifer borularının boşluklarından üstümüze fareler düşerdi. Geceleri nöbetleşirdik fareler kemirmesin bizi diye.
Her türlü işkenceyi, insanlık onurunu hiçe sayan uygulamaları bir yıldan fazla bir süre gördük Belene’ de. Sonra Mihaliovgrad denilen yere sürgün ettiler, 3 sene 10 gün de burada kaldım. Sürgünde kaldığım sürece Gündüz fabrikada çalışıyorduk gece de Tırgoviz bölgesinden Halim ile birlikte 15 km giderek Özgür Avrupa Radyosu’na bağlanıyor ve Rumiyana Uzunova adlı Bulgar radyocuya her gelişmeyi bildiriyorduk. Bütün bu baskılara karşı bizlere destek veren Bulgar dostlarımız da vardı. Mesela Bulgarların kurduğu “Bağımsız İnsan Hakları Komitesi’nden Ressam Dimitri Tomov bizim yanımıza geldi. Radyoyla iletişimimizi de biliyordu. Birer fotoğraf ve dilekçe aldı bizden İngiltere İnsan Hakları Komitesi’ne gönderdi. Aradan 20 gün geçmeden geldi yine. “Bugünden sonra hiç korkmadan, yılmadan tam gaz çalışın. Silahla, ateşle oynamayın yalan söylemeyin yeter, haklılığınız destek bulacak” dedi.
Belene’ de hapis ve sürgün derken 4 buçuk yılım kayboldu. 29 Mayıs 1989’da serbest kaldım. Ne eşyamızı ne bir hayvanımızı alamadan 10 Haziran 1989’da Türkiye’ye giriş yaptık. Zalim Jivkov, bir insana yapılmaması geren ne varsa yaptı bizlere.”

Türkleri görünce neşe geldi bize
Mehmet Yalçın (70) anlatıyor: “Mestanlı’ da belediyeye yapılan yürüyüşe biz de katılmıştık. O zaman tanklar insanların üzerine yürüdü olay büyüdü. 27 Aralık 1984’ te gözaltına aldılar ve Mestanlı emniyetine götürdüler beni. Birkaç soru soracağız sonrasında da bırakacağız dediler ama öyle olmadı. Emniyete geldim bir de baktım ki 100-200 kişi duvara dayamış ellerini, ben de aynı şekilde. Eğer arkana dönersen vuruyor kafana. Ben hala çıkacağım ümidiyle bekliyorum. Öğle vakti polisler geldi tekme tokat aşağıda hücreye attılar, 3 gün kaldım. Son gün geldi polis ve Bulgarca ismimi okudu “seni emniyet müdürü çağırıyor” dedi. “Dayak yediğini kimseye söylemeyeceksin” dedi. “Eğer birine anlatırsan seni yeniden tutuklar Belene’ ye gönderirim” dedi sonrasında serbest bırakıldım. Aradan 3-4 ay geçtikten sonra yine polis geldi ve gözaltına alındım. Akşam emniyette kaldım. Haziranın 6’ sında sabah kalktık polis geldi altı arkadaştık aşağıda restoranın bodrumunda. Dışarı çıkardılar ellerimizi telle bağladılar sabah 7’de. Bizim kasaba küçük, sabah bizi gören “Mehmet de orada Belene’ ye götürecekler hepsini” diyorlar. Bizi bindirdiler birbirimize bağlı araçlara geldik Belene’ ye. Bizden önce getirilen kalabalık Türk tutukluları görünce bir neşe geldi bize. Eş dost görüştük ertesi gün iki kat hapis elbisesi, ayakkabı ve sefer tası verdiler. İki sene kaldım Belene’ de. Tahliye olduktan sonra mesleğim aşçıbaşılıktı ancak mesleğimi yaptırmadılar bana. Hamallık yaptırdılar, indir bindir yaptım üç sene. Birgün yemeğe gidiyoruz arkadaşla yürürken Türkçe konuşuyoruz. Sivil bir Bulgar geldi yanımıza “neden Türkçe konuşuyorsunuz” dedi ve ceza yazdı. 1989 da göç dalgası başladı. Belene’ den gelen arkadaşları gönderiyorlar hep anavatana. Emniyete gittim beni neden göndermiyorsunuz Türkiye’ye ben de anavatanıma gitmek istiyorum dedim. 15 gün sonra sabah 8’de telefon çaldı “sana iki saat veriyoruz, sınırı geç Türkiye’ye git” dediler. Artık kim ne alabildiyse aldık yükledik geldik anavatana. 10 Haziran 1989’da giriş yaptık. Malımız mülkümüz kaldı orada. Gittim satmaya diye, kimse almıyor. Alın kullanın diyorum, ben de gideceğim Türkiye’ye ben kime satacağım diyorlar. İki dairem vardı birini sattım 3 bin 5 yüz dolara birini verdim 2 bin dolara.”

Damgamız çoktan vurulmuştu, dedelerim ve babam imamdı
Süleyman Türksöz anlatıyor: “Sofya Teknik Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra makine mühendisi olarak çalışmaya başladım. Mestanlı’ da olaylar cereyan etti. Kirli’ de bizim fabrikada iş bırakma eylemi gerçekleşti bin kişi çalışıyor fabrikada ve yüzde sekseni Türk. İçlerinde ajanlık yapanlar da vardı tabi bizim aleyhimize. Diğer komşu fabrikalar da bizi görünce iş bıraktı. İki gün sonra ajan diye şüphelendiğim kişi bana geldi ve “Süleyman bu ismi, bu kimliği bize devlet verdi biz işe geri döneceğiz” dedi. Ben de “tabiki kabul ediyorsanız dönebilirsiniz” dedim. Aynı gün emniyetten geldiler, onlara söyledim neden buna karşı olduğumu. Yaptıklarının komünist ve Marksist ideoloji söylemlerine ters olduğunu söyledim. Ertesi gün fabrikada yemek yerken beni işçileri örgütlediğim savıyla tutukladılar. Ancak böyle bir şey söz konusu değildi. Damgamız çoktan vurulmuştu, çünkü benim büyük dedelerim ve babam imamdı. Beni tek Türk makine mühendisi olduğum için tutukladılar. Üç kişi tutukladılar, bizi herkesin ortasında gezdirdiler. 29 Aralıkta Belene’ ye götürdüler. Anadan doğma soydular bizi. Kötü şartlarda kalıyorduk, camlar buz tutuyordu içerideki soba kendini ısıtamıyordu. Beslenmemiz çok zayıftı, yeteri kadar kalori alamıyorduk enerjimiz yoktu ve çok kilo kaybetmiştik. İki üç haftada bir sorguya çağırıyorlardı. Sofya’dan gelen savcıya savunmamı yapıyorum her geldiğinde. Anayasalarına göre yaptıklarının yanlış olduğunu soyluyorum. Belene’ de 11 ay kaldım. Sonrasında ev hapsi 1985 ten 1989’a kadar. Evden çıkamıyordum, buna rağmen 1989’un mart ve mayıs aylarında açlık grevleri organize ettik. Eşim öğretmendi işten atılmıştı. Açlık grevindekilerin sabote edilip hapse girmelerini önlemek için BBC’ ye haber veriyorduk. 1989 haziranının 22’sinde sınır dışı ettiler bizi. Taksiye binip Kapıkule’ye geldik ve Türkiye’ye giriş yaptık.”

Sen potansiyel tehlikesin
Halil Öztürk (75) anlatıyor: Sofya Üniversitesi Matematik bölümü mezunuyum. Öğretmenlik ve okul müdürlüğü yaptım 17 buçuk yıl. 2 Ocak 1985’ te Bulgaristan güvenlik güçleri tarafından evimde göz altına alındım. Emniyette beş gün göz hapsinde tutuldum. Göz altındayken benden Bulgaristan Hükümeti ve Türk Hükümeti arasında anlaşmalar yapılmış olsa dahi Türkiye’ye gitmeyeceğimi kabul edeceğime dair bir protokol imzalamam istendi. Tabi ki kabul etmedim. Biraz düşün dediler. İşkence ve kötü muamele yapıldı çokça. Polisler dışarıdandı, Mestanlı polisi değillerdi çünkü Mestanlı’ da görev yapan polisler beni tanırdı, çoğu talebem olmuştur, kötülük yapmazlardı. Sordular, “imzalayacak mısın düşündün mü” diye. “Ben Türküm ve Türkiye’ye gideceğim böyle bir şey imzalamam” dedim. “Nasıl gidiyorsun biz Türklüğü kaldırıyoruz isimleri değiştiriyoruz” dediler. “Durun bakalım yavaş olun ayağınız yere bassın” dedim. Emniyet müdürü “biraz fazla olmuyor musun” dedi. “Bütün yapılan bu kötülüklere karşı az bile söylüyorum” dedim.

Ertesi gün emniyete ait arabayla Kırcaali’ ye götürdüler, ellerimizden yukarı tavana astılar sekiz kişiydik. Neden yapıyorlar hala anlamış değiliz. Bizi ayrı ayrı hücrelere koydular. Hayatımda ilk kez ölümden korktum. Bizi emniyet binasının arkasına çıkardılar. Dizdiler yan yana “eller yukarı, soyunun anadan doğma” dediler. Duvara yaslandık. Tek orda korktum bizi kurşuna dizecekler diye. Polisler Alman Nazileri gibi silahlarını bize doğrultmuşlardı nişan alarak. Ama insanın korkusu bir iki saniye sürüyor, belli bir noktadan sonra kabulleniyorsun. Oradan bizi tekrar arabaya bindirdiler, dışarıda polisler kendi arasında konuşuyor; “Yoldaş, Şıpka Dağı’nda yoğun kar yağıyorsa ve geçmemiz zorlaşırsa ne yapalım bunları” diye sorduğunda; yarbayın “geçemezseniz vurun atın bunları kenara, kendinizi kurtarın yeter” dediği anı unutamıyorum. Bu psikolojiyle Belene’ ye doğru gidiyorduk. Giderken bir köye saptılar. Köyde yaşlı Bulgar kadın soruyor “bunlar kim” diye biz de araçta oturduğumuz yerden duyuyoruz. Polis “bunlar Türk, Bulgar olmak istemiyorlar Belene’ ye götürüyoruz” dedi. Biz bağırıyoruz “açız” diye. Kadın bizi duyunca evde yaptığı ekmeği getirdi, ikisini verdi bize ve anında yok oldu ekmek. Bulgarlarla bir sorunumuz yoktu bizim çok iyi anlaşırdık. Bizim sorunumuz rejimleydi. Görev yaptığım okulda iki üç Türk arkadaş vardı, diğerleri hep Bulgar’dı.
Belene’ ye vardım, hava felaket soğuktu. Bize birer battaniye verdiler yataklar samanların üstünde birer branda, pencereden içeri kar giriyor. Tahta çakmışlar pencereye cam yerine, donuyoruz. Bir süre burada kaldıktan sonra, Zastava’ ya gönderdiler bizi. Biz gölgemizden korkuyoruz onlar bizi terörist ilan ediyor ve en azılı mahkumların arasına gönderiyorlardı. Böylelikle 3 yıl 11 ay 21 gün Belene ve diğer cezaevlerinde tutuldum, kötü muamele gördüm.
Beni neden tutuyorsunuz ben ne suç işledim dediğimde “sen potansiyel tehlikesin” diyorlardı. Yani şu an suçun olmasa bile ileride bizim başımıza bela olursun demek istiyorlardı. Tahliye olduktan bir süre sonra, Emniyetten demişler iki gün içerisinde Bulgaristan’ı terk etsin. Belgrad’a Türk Büyükelçiliği’ne gittik Belene’ den tanıdığım arkadaşımla. Tabi orada göre yapan memurlar bizlere Avrupa’yı öneriyorlardı ekonomik anlamda rahat ederiz diye. Kabul etmedik Türkiye’yi tercih ettik. Belgrad’ ta mülteci kampında 10 gün kaldıktan sonra Türk hükümetinin gönderdiği uçak Belgrad’ a indi bizi aldı, Türkiye’ye geldik. Bir süre Türkiye’de fabrikada çalıştık. Eşim de öğretmen. Bütün evraklarımızı aldılar Bulgaristan’da. Öğretmen olduğumuzu ispat etmemiz lazım. Gazi Üniversitesi’nde bir sınava tabi tutulduk ve bize denklik verdiler. Bu sertifikayla tekrar mesleğimize döndük ve 22 sene de anavatanımda öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldum.

Güya bomba patlatacakmışım
Tahsin Çevik anlatıyor: Mestanlı’ da yaşanan olaylardan bir ay sonra Bulgar istihbaratçılar evimi bastı. Herhangi bir eyleme ya da mitinge katılmışlığım yoktu. Hiçbir dernek, sivil toplum örgütü veya siyasi parti üyeliğim yoktu. Ancak biri ispiyonlamış beni. Güya bomba patlatacakmışım. Sofya’ya götürdüler 3 ay kadar merkezi istihbarat hapishanesinde kaldım. Sonrasında 2 ay da merkezi hapishanede kaldım. Ardımdan tam 18 ay kalacağım Belene’ ye nakledildim. Belene sonrası Köstendil’ de yarı açık cezaevi statüsünde bir yere gönderdiler. Burada maden ocakları vardı, beni 4-5 Bulgar’ın da çalıştığı azot istasyonuna dahil ettiler. Belene, yarı açık cezaevi ve sürgün derken toplam 3 sene 8 ay ömrümüzden feda ettik.
Haziran ayının üçünde kapıları açtı Türkiye. Biz de 10 Haziran 1989’da Kapıkule’den girdik anavatana.

Hüsniye Atasoy’a vefa
Belene Kampı’nda kalanlar ya da Bulgaristan’ın diğer ceza evlerinde mahpus yatanlar sadece erkekler değildi. Belene’ de kalıp onca işkenceden sağ çıkmayı başardıktan sonra göç ederek Bursa’ya yerleşen Hüsniye Adalı, yaşadığı travmayı bir türlü zihninden atamamıştı. 2004 yılının Kasım ayında evinde geçirdiği cinnet sonucu bedenini ateşe vererek henüz 60’ında yaşamını sonlandırdı. Zulmün son tanıkları, Atasoy’un kabrinde bir araya gelerek saygı duruşunda bulunduktan sonra dua ettiler. Törende Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği (Bal-Göç) Genel Başkanı Veli Öztürk de hazır bulundu.

06.06.2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Facebook'ta Paylaşın

 


Bal-Göç web sitesi tasarımı ve güncelleme : Erdinç Kahraman